Ana sayfa

Favorilerinize ekleyin

Açılış sayfanız yapın

Kapsam

İşsizlik Fonu

İletişim      

Kategoriler
  - ABD (34)
  - Atatürk (33)
  - Askeriye (11)
  - Aşk & Sevgi (107)
  - Avrupa Birliği (4)
  - Demokrasi (17)
  - Eğitim (37)
  - Eğlence (16)
  - Emekli (8)
  - Fıkralar (75)
  - Genel (82)
  - Hikayeler (104)
  - Web Sitenizi Tanıtın (4)
  - İtiraf ediyorum (7)
  - İslam dünyası (30)
  - İşçi (4)
  - İş arayan (7)
  - İş veren (17)
  - Memur (1)
  - Müzik (24)
  - Moda (9)
  - Sanat (12)
  - Sağlık (89)
  - Siyaset (45)
  - Siyasi Partiler (14)
  - Spor (28)
  - Şiir (159)
  - Şikayet Ediyorum (6)
  - Tarih (79)
  - Televizyon (11)
  - Terör (5)
  - Teknoloji dünyası (15)
  - Turizm (5)
  - Tüketici (9)
  - Üretici (5)
  - Yeteneğiniz var mı? (1)
  - İşsizlik Sigortası (2)

Arama
Aranacak keilmeyi giriniz



En Çok Okunan 10
  - demokrasi nedir (5806)
  - Atatürk'ün Vatan Sevgisi Ve Milli Mücadele Anlayışı (1716)
  - 5D Turkguard alarm sistemleri (1549)
  - Hayat Televizyonu (1221)
  - Sanatçı kime denir, kimdir Sanatçı? (942)
  - SİTENİZİ TANITIN (773)
  - Fuzuli'nin Hayatı (773)
  - SAİT FAİK ABASIYANIK hayatı eserleri (734)
  - VİDEO (678)
  - Avrupa Birliğinde 301 endişesi (664)

En Son Eklenen 10
  - İşsizlik Sigortası (156)
  - İşsizlik Sigortası (74)
  - Sana İnat Yaşayacağım Bu Hayatı (50)
  - Aşık Olmadan Önce Düşün (58)
  - Sesli Şiir - Anladım (48)
  - [Video] Matrix Karate (60)
  - of of (63)
  - neden bizi sömürüyorsunuz (58)
  - Annem (62)
  - KANSER İLACI-- İHTİYACI OLAN BİRİ OLABİLİR (64)

Linkler
  - TC Kimlik numaranızı öğrenin
  - TC Vergi numaranızı öğrenin
  - Taşıt verginizi öğrenin
  - Emniyet Hizmetleri
  - Ticaret Bankası
  - Bilgi Deposu
  - Google
  - Herbalizm
  - Bitkisel uzman
  - Doktor herbalist

Günlük Burç
    GÜNLÜK  GAZETELER

 


 
İLK YOĞURT NASIL MAYALANDI

İLK YOĞURT NASIL MAYALANDI?


Sütten ürettiğimiz besinlerden biri de yoğurttur. Yoğurt, süt proteinlerinin fermentasyonla çökelmesi sonucu oluşan pıhtıdan ibarettir. Genellikle kaynatılıp ılık hale getirilen süte az miktarda eski yoğurdun eklenmesiyle yapılır. Ilık olan sütün ortasına, daha önceden ayrılmış ve suyla karıştırılarak inceltilmiş bir miktar yoğurt yavaş yavaş eklenir. Üzeri kapatılır ve soğumaya alınır. Burada en önemli girdi, sütün yoğurt haline dönüşmesini sağlayan mayadır.


Ve yoğurt yapımında bu görevi eski yoğurt üstlenir. Peki elimizde yoğurt mayalamak için eski yoğurt bulunmuyorsa ne yapmalıyız? Ya da ilk yoğurdun mayası nedir? Bu soruların yanıtları araştırıldıgında, göçebe olarak yaşayan atalarımızın karınca yumurtasından yoğurt yaptıgına dair bilgiler edinildi.

Bunun üzerine ilk yoğurdun karınca yumurtasından mı, karınca toprağından mı, ya da normal topraktan mı mayalandıgını kanıtlamak için araştırmalar yapıldı.



 

 
önemli Icatlar Ve Tarihleri
1280 İlk gözlük İtalya'da yapıldı.
1450 Johannes Gutenberg'in baskı makineleri kitap üretiminde çıgır açtı. Bunun sonucunda yeni icatlar hakkındaki bilgilerin yayılması hızlandı.
1453 Copernicus, gezegenlerin Dünyanın etrafında değil, Güneş'in etrafında döndügünü ortaya atan kuramını yayımladı.
1592 Galileo, cisimleri 30 kez büyüten bir teleskop yaptı.
1614 İskoçyalı matematikçi John Napier logaritma cetvelini icat etti.
1618 Johannes Kepler, gezegenlerin Güneş'in çevresinde çizdikleri elips biçimindeki yörüngeleri betimleyen yasaları yayımlar.
1622 Blaise Pascal, babasının vergi hesaplarında kullanması için bir toplama makinesi icat etti.
1643 Evangelista Torricelli, hava basıncını ölçmek için şimdi civalı barometre denilen cihazı icat etti.
1656 Christian Huygens, Galileo'nun fikirlerine dayanan hassas bir sarkaçlı saat tasarladı.
1668 Isaac Newton ilk aynalı teleskopu yaptı.
1682 Edmond Halley, daha sonra kendi adıyla anılacak bir kuyrukluyıldızın yörüngesini çizip betimledi.
1687 Newton'un, evrensel çekim yasalarını formülleştirdiği Principia başlıklı kitabının yayımladı.
1690 Edmund Halley, dalış makinelerine hava pompalayacak bir yöntem geliştirdi.
1698 Thomas Savery'nin yaptıgı ilk buhar makinesi, su altında kalan madenlerdeki suyu dışarı pompalamada kullanıldı.
1733 İngiliz bir dokumacı tarafından icat edilen "uçan mekik" adındaki alet bir kişinin bir günde üretebileceği kumaş miktarını ikiye katladı.


 

 
GÜRCİSTAN’DA ARTAN ERMENİ ETKİNLİĞİ DİKKAT ÇEKİYOR
Batum Ermeni Kilisesi'nde, 24 Nisan çerçevesinde soykırım sonucunda hayatlarını kaybedenler anısına bir etkinlik düzenlendiği, etkinlik esnasında yapılan konuşmalarda, 1915 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeni azınlığa karşı bir takibatın başlatıldığı, bir milyondan fazla Ermeni’nin öldürüldüğü, bu halkın günümüze kadar dünyanın her tarafına dağıtıldığı hususlarının kaydedildiği bildirildi. Acara’da bir gazetede de 1915 olaylarıyla ilgili olarak temelsiz Ermeni iddialarına yer veren bazı yazıların yayınlandığı öğrenildi.

Gürcistan ve Acara’da Ermenilere destek veren bu tür etkinliklerin geçmiş yıllarda da düzenlendiği biliniyor. Örneğin, 24 Nisan 2002’de (Sözde) Ermeni Soykırımı etkinlikleri kapsamında Ermeni nüfusun fazla olduğu Ahılkelek Bölgesi'nde bir “Anma Töreni” ile 28 Mayıs 2006’da Batum Ermeni Kilisesi’nce “28 Mayıs Ermenistan Bağımsızlık Günü” kutlamaları düzenlenmişti.
Tarih boyunca, yaşadıkları bölgede huzursuzluk kaynağı olan ve Türklere karşı her türlü hunharca eyleme girişen Ermenilere, Türkiye’nin garantörlüğünde bir bölge konumunda olan Acara’da destek verilmesinin nedeni de bir türlü anlaşılamıyor. Bugün Acara’da Ermenilere alkış tutup, sözde soykırım etkinlikleri düzenlenirken, tarihte, Ermeniler tarafından Kafkasya’da girişilen katliamlar unutuluyor. Örneğin, 1915 yılında Rusların çekildikleri bölgelere yerleştirilen Ermeni çeteleri, Batum, Erzincan, Kars ve Erzurum’daki yerli Türk halkına karşı her türlü baskı ve zulmü uyguladılar. Ermeniler ve Gürcüler tarafından Güney Kafkasya’da 1915 yılından itibaren başlanan katliamlara 1920 yılında da devam edilmişti. Ermeni ayrılıkçı hareketi hem kendi içinde, hem de dışa karşı terörü en önemli araç olarak kullandı. Uzunca bir süre, daha çok Osmanlı Ermeni vatandaşlarını öldüren, haraca bağlayan ve tehdit eden bu hareket sivil Müslüman halktan da binlerce insanı öldürdü, haraca bağladı ya da yaraladı.


 

 
ERMENİLER, ABHAZYA’DA DA ÖZERKLİK İSTEYEBİLİR
Son dönemde Rus şirketler ile Abhazya'da yaşayan Ermeni işadamlarının bölgedeki yatırımlarına hız kazandırdıkları, Ermenilerin, özellikle Karadeniz sahillerindeki turizm yatırımlarına önem verdikleri kaydediliyor.
Abhazya'da yaşayan Ermenilerin nüfusunda 1998-2001 yılları arasında büyük artış meydana geldi. Gayrı-resmi rakamlara göre, 1998 yılı öncesine kadar 50.000 civarında olan Ermeni nüfusun, sonraki yıllarda yaklaşık 70.000 gibi bir rakama ulaştığı söyleniyor.
Ülkede yaşayan Ermenilerin büyük bölümünün, yoğun çatışmalara rağmen, bölgeyi terk etmedikleri biliniyor. 2003 yılından itibaren Abhazya’ya göç etmeye başlayan Ermeniler, Ahıska ve Ahılkelek'te ekonomik koşulların yetersiz, buna karşın Abhazya’daki iş imkanlarının daha geniş olduğunu, bu nedenle Karabağ'da yaşayan Ermenilerin çoğunun Abhazya’ya göç ettiğini, ifade ediyorlar. Ermeniler, dikkat çekmemek amacıyla sahibi oldukları ticari işletmelerin yöneticiliğine de Abhazları getiriyor. Bugün Abhazya’da bütün önemli görevlerde Abhazlar bulunsa da, Ermenilerin kontrolü ele geçirmek için her yolu denedikleri kaydediliyor. Abhazya’da hayata geçirilen özelleştirme sürecinden Ermenilerin karlı çıktığı da bir gerçek. Ekonomik açıdan güçlü konumda olan Ermeniler, stratejik tesislerin yanı sıra, Abhazya’da turizm yatırımları yaparak, Karadeniz sahillerini ele geçirmek istiyor. Hatta, acımasızlığı ile tanınan Bagramyan adındaki Ermeni birliğinin savaşçıları “Abhazya uğruna, burada ikinci sınıf halk sayılalım diye vuruşmadık. Abhazya küçük Ermenistan’ımızdır” açıklamalarıyla, bölgeye ilişkin asıl niyetlerini açıkça ifade ediyorlar.
Bagramyan Birliği’nin yanı sıra, 2004 yılında Krunk, Mashtots ve Ermeni Kültür Merkezi’nin işbirliğiyle kurulan Abhazya Ermeni diasporası, bir taraftan Abhazya ve Ermeni toplumlarını ayırmaya çalışırken, diğer taraftan da Abhazya’da yaşayan Ermenileri insanlık karşıtı davranışlar sergilediklerine dair ağır bir dille suçlayan Gürcistan’a karşı ortak yaklaşım sergilenmesi amacıyla faaliyet gösteriyor.


 

 
TARİHİ İPEK YOLU YENİDEN HAYATA DÖNDÜRÜLÜYOR
TRACECA (Avrupa-Kafkasya-Asya Ulaştırma Koridoru) Ulusal Sekreterler Toplantısı 31 Mart- 01 Nisan 2007 tarihlerinde Antalya'da yapıldı. Toplantıya Ulaştırma Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı’ndan yetkililer katıldı.
Toplantıda TRACECA Bütçesi, 2015 yılına kadar Stratejiyi Uygulamada Eylem Planları Planlama Taslak Konsepti, 2007-2009 Eylem Planı gibi konular tartışıldı. TRACECA Daimi Sekretarya'sının 2007 tahmini gelir-gider bütçesi 772.500 Euro olarak öngörüldü. 650.000 Euro’nun üye ülkeler tarafından karşılanması bekleniyor.
Bilindiği gibi, Avrupa- Kafkasya-Asya Koridoru’ndaki uluslararası ulaştırma için belirlenen amaçlar doğrultusunda hazırlanan çok taraflı Temel Anlaşma (MLA), 1998 yılında Azerbaycan’da düzenlenen “TRACECA Zirvesi- Tarihi İpek Yolu Restorasyonu”nda imzalandı ve 2000 yılında da Gürcistan’da Hükümetlerarası Komisyon (IGC) kuruldu. TRACECA’ya üye ülkeler arasında Türkiye, Ukrayna, Özbekistan, Türkmenistan, Tacikistan, Romanya, Moldova, Moğolistan, Kırgızistan, Kazakistan, Gürcistan, Bulgaristan, Azerbaycan ve Ermenistan yer alıyor. Türkmenistan, üye olmamakla birlikte programa katılıyor. Afganistan ve İran’ın da dahil edilmesi öngörülüyor.
Avrupa Birliği’nin yeni bağımsız devletlere yönelik politikasının temel taşlarından biri olan TRACECA programı “XXI. Yüzyılın İpek Yolu Projesi” olarak adlandırılıyor. Eski Sovyet Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarını kazanmalarından sonra, tarihi İpek Yolu’nun hem ticaret yolu, hem de tarihi ve kültürel bağlantılarının yeniden canlandırılması gündeme geldi ve bu koridor boyunca, artık kullanılamayan yapıların, yeniden restore edilerek, korunmaları ve işlevsel hale getirilmeleri için çalışmalar başlatıldı.
Asya'yı Avrupa'ya bağlayan bir ticaret yolu olan TRACECA, Doğu Avrupa’dan başlayıp (Bulgaristan, Romanya, Ukrayna), Türkiye’ye uzanıyor. Karadeniz üzerinden Gürcistan’daki Poti ve Batum limanlarına ulaşıp, Güney Kafkasya ulaştırma ağları ile bölgeyi kara yolundan Türkiye’ye bağlıyor. TRACECA, Azerbaycan üzerinden Hazar feribotları (Bakü-Türkmenbaşı, Bakü-Aktau) ile Orta Asya devletleri Türkmenistan ve Kazakistan’a demiryolu ağları ile ulaşıyor. Bu ülkelerin ulaştırma ağları Özbekistan, Kırgızistan ve Tacikistan üzerinden Çin ve Afganistan sınırına dayanıyor. Avrupa’ya alternatif ulaşım hattı sunması nedeniyle stratejik önemi bulunan TRACECA, ayrıca, Orta Asya ülkelerinin Uzakdoğu ile yeniden ticari bağlantılarını sağlayıp, tarihi İpek Yolu'nun yeniden önemli bir ticaret yolu haline gelmesine zemin hazırlıyor.


 

 
Cemal Reşit Rey
25 Ekim 1904'te Kudüs'te doğdu. Sarayla yakın ilişkileri olan, son Osmanlı ailelerinden birinin oğluydu. Babası Ahmet Reşit Bey, o dönemde Kudüs'e mutasarrıf olarak atanmıştı. Cemal Reşit'in müziğe yeteneği o yıllarda ortaya çıktı. Diğer çocuklar sokakta oynarken o bulduğu bir akordiyonu çalmaya ve ondan çıkan sesleri taklit etmeye çalışıyordu. Beş yaşındayken ailecek İstanbul'a geldiler. Burada bir yandan ilkokula giderken, bir yandan da piyano çalışmaya başlar. Galatasaray Lisesi'nde okumaya başladıgı yıllarda babasının politik durumu nedeniyle 1913 yılında zorunlu olarak Paris'e taşınırlar. Burada özellikle Fransa Cumuhurbaşkanı Raymond Poincare aileye sahip çıkar. Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasına çok az zaman vardır ve Ahmet Reşit Bey ve ailesi dünyanın kültür başkenti Paris'te yaşamaya başlarlar. Cemal Reşit Bey daha çocuk yaşlarında Mahler'i orkestra yönetirken görecek, konservatuvarda onu müdür ve ünlü besteci Gabriel Faure dinleyecektir. Faure onu dinledikten sonra ünlü pedagog Marguerite Long'a telefon açar ve "Madam size bir Türk çocuğu gönderiyorum ve hiçbir şey söylemiyorum, kendiniz göreceksiniz" der. Sonra babasına dönerek "Oğlunuz hayatta müzikten başka hiçbir şey yapamaz" diye onun müzik dehasını hemen keşfeder. Debussy'nin öğrencisi, Ravel'in en yakın dostlarından ve eserlerini en iyi yorumlayan piyanistlerden biri olan Marguerite Long, 19 yaşına kadar hiç para almadan Cemal Reşit'in eğitimi ile yakından ilgilenecektir.

 

 
Münir Nurettin Selçuk
1901'de İstanbul'un Sarıyer semtinde doğdu. Doğum tarihi için çeşitli kaynaklarda 1899, 1900, 1902 tarihleri de gösterilmiştir. Divanı Hümayun muavini ve Darülfünun ilahiyat Şubesi muallimlerinden Mehmed Nuri Bey ile Fatma Hanife Hanım'ın oğludur. On beş yaşında Darü'lFeyzi Musiki Cemiyeti'ne öğrenci olarak girdi. Üç yıl sonra da, hanendelerinden biri olduğu bu topluluğun konserlerine çıktı. 1907'de Soğukçeşme Askerî Rüşdiyesi'ni bitirip Kadıköy Sultanî'sine yazıldı. Aynı yıl Darülelhan'a da girdi, Zekaizade Ahmed Efendi'den dört yıl ders aldı. Daha sonra Ali Rıfat Bey'in (Çağatay) başkanlıgındaki Şark Musiki Cemiyeti'ne girdi; kurucuları arasında da yer aldıgı bu dernekteyken Bestenigar Ziya Bey'den birçok fasıl meşk etti. Genç Münir Nurettin ilk kez Şark Musiki Cemiyeti'nin konserlerinde solist olarak parladı. Askerlik görevi sırasında, 1923'te mülazım (teğmen) rütbesiyle Muzikai Hümayun'a girdi; Cumhuriyet'in ilanından sonra da Riyaseti Cumhur Heyeti'nde üç yıl görev aldıktan sonra ayrıldı. Aynı yıl Sahibinin Sesi plak şirketi adına Paris'e giderek iki yıl ses tekniği dersleri aldı. Dönüşünde, 22 Şubat 1930 gecesi, Beyoğlu'ndaki Fransız Tiyatrosu'nda kemanî Nubar Tekyay, kemençeci Ruşen Kam, tanburî Mesut Cemil ve kanunî Artaki Candan'ın sazları eşliğinde yepyeni bir anlayışla ilk sahne konserini verdi. Bunu öteki konserleri izledi. Mikrofon kullanmadan, ayakta okuyarak verdiği bu konserlerde ortaya koyduğu icra üslubu ve tekniği solo icrada bir dönüm noktası oldu, yeni ufuklar açtı. O zamana kadar bu tür bir okuyuşla modern bir konser salonu düzeni içinde konser veren olmamıştı. Türk musikisi daha önce hep küçük mekanlarda, özel musiki meclislerinde oturan hanendelerce icra edilirdi.

 

 
İbn-i Sina
Fârâbî'nin talebesi olan İbn-i Sina, 980'de Buhara yakınlarındaki Afşan'da doğdu. 10 yaşında Kur'an-ı Kerim'i ezberledi, 18 yaşına kadar, devrinin tüm ilimlerini öğrendi. Buhara'da karışıklık çıkması üzerine, 20 yaşındayken Harezm'e giderek, Harezmşah Ali bin Me'mun'un yanına yerleşti. Zamanının bir kısmını devlet idaresinde, bir kısmını hapiste geçirdiği halde yine de yüzden fazla eser yazmış, ilim ve felsefenin her dalında çıgırlar açmıştır. 1037'de Hemedan'da ölen İbn-i Sina'nın şiirleri de vardır. Hatta bir tanesi Ömer Hayyam'ın Rubaileri'nin arasına ismi anılmadan alınmıştır.

Hareket, kuvvet, boşluk, ışık, ısı ve yer çekimi hakkında araştırmalar yapmıştır. Astronomi ve jeoloji alanındaki (dağların teşekkülü konusu) gözlemleri bugün için bile geçerlidir. İbn-i Sina'nın asıl büyüklügü doktorluğundadır. Kitab-ül Şifa adındaki 18 ciltlik ansiklopedisi, ismine rağmen tıptan çok matematik, fizik, metafizik, teoloji, ekonomi, siyaset ve musiki konularını içine alır.


 

 
İsmet İnönü
Mustafa İsmet İnönü, asker, siyasetçi ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ikinci Cumhurbaşkanı. 24 Eylül 1884'te İzmir'de doğdu, 25 Aralık 1973'te Ankara'da öldü. Kurtuluş Savaşı'nın kazanılmasında çok önemli bir rol oynamış, Türkiye Cumhuriyeti'nin bağımsız bir devlet olarak dünya sahnesinde yerini almasını sağlayan Lozan Antlaşması'nı imzalamış, birçok defalar başbakanlık görevini üstlenmiştir. Babası Müstantık (Sorgu Yargıcı) Mehmed Reşid Bey, Malatyalıdır, aslen Bitlis'ten oraya da Hakkari'deki Tiyar vadisindeki Erdel köyünden gelmedirler, Erdel köyüne bitişik Kürüm köyünün adından Kürümoğulları diye anılırlar. Kürümoğulları'nın kimi kolları Bitlis dışında Van ve Diyarbakır'dadırlar. Annesi Cevriye Hanım Deliorman Razgrad'dandır. Ortaöğretimini Sivas Askeri Rüşdiyesi'nde 1890 yılında tamamlayan İnönü Mühendishane-i Berri-i Hümayun'u 1903 yılında topçu teğmeni olarak birincilikle bitirdi. 1906'da Erkân-ı Harbiye Mektebi'ni gene birincilikle bitirerek kurmay yüzbaşı rütbesiyle Edirne'deki 2. Ordu'nun 8. Alay'ında bölük komutanlıgına atandı. Bu görevi sırasında, Makedonya'daki örgütlenmesinden etkilenerek İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne üye oldu (1907). Ama uzun süre cemiyet içinde herhangi bir etkinlik göstermedi; askerliği ön planda tuttu. 1908'de kolağası (önyüzbaşı) oldu ve 31 Mart Olayı (13 Nisan 1909) olarak bilinen ayaklanmayı Selanik'ten gelerek bastıran Hareket Ordusu'nda görev aldı.


 

 
Kazım Karabekir
1882 yılında İstanbul'da doğdu. Mehmed Emin Paşa'nın oğludur. İlköğrenimini İstanbul, Van, Harput ve Mekke'de tamamladıktan sonra, 1896'da İstanbul Fatih Askeri Rüştiyesi'ni, 1899'da Kuleli Askeri İdadisi'ni, 1902'de Harbiye Mektebi'ni ve 1905'te de Erkân-ı Harbiye Mektebi'ni bitirerek yüzbaşı rütbesiyle orduya katıldı. İki yıllık kıta stajını Manastır'da yaptı. İttihat ve Terakki'nin Manastır örgütünün kurulmasına katıldı. 1907'de kolağası (önyüzbaşı) rütbesi alarak İstanbul Harbiye Mektebi, tabiye öğretmen vekilliğine atandı. İttihat ve Terakki İstanbul örgütünün kurulmasında görev aldı. II. Meşrutiyet'ten sonra Edirne'de II. Ordu 3. Fırka (tümen) erkân-ı harfliğine (kurmaylıgına) atandı. 31 Mart 1909 ayaklanmasında Hareket Ordusu'nda görev aldı. 1910 Arnavutluk ayaklanmasının bastırılması harekâtında çalıştı. 14 Nisan 1912'de binbaşılığa yükseldi.

 

 
Münir Nurettin Selçuk
1901'de İstanbul'un Sarıyer semtinde doğdu. Doğum tarihi için çeşitli kaynaklarda 1899, 1900, 1902 tarihleri de gösterilmiştir. Divanı Hümayun muavini ve Darülfünun ilahiyat Şubesi muallimlerinden Mehmed Nuri Bey ile Fatma Hanife Hanım'ın oğludur. On beş yaşında Darü'lFeyzi Musiki Cemiyeti'ne öğrenci olarak girdi. Üç yıl sonra da, hanendelerinden biri olduğu bu topluluğun konserlerine çıktı. 1907'de Soğukçeşme Askerî Rüşdiyesi'ni bitirip Kadıköy Sultanî'sine yazıldı. Aynı yıl Darülelhan'a da girdi, Zekaizade Ahmed Efendi'den dört yıl ders aldı. Daha sonra Ali Rıfat Bey'in (Çağatay) başkanlıgındaki Şark Musiki Cemiyeti'ne girdi; kurucuları arasında da yer aldıgı bu dernekteyken Bestenigar Ziya Bey'den birçok fasıl meşk etti. Genç Münir Nurettin ilk kez Şark Musiki Cemiyeti'nin konserlerinde solist olarak parladı. Askerlik görevi sırasında, 1923'te mülazım (teğmen) rütbesiyle Muzikai Hümayun'a girdi; Cumhuriyet'in ilanından sonra da Riyaseti Cumhur Heyeti'nde üç yıl görev aldıktan sonra ayrıldı. Aynı yıl Sahibinin Sesi plak şirketi adına Paris'e giderek iki yıl ses tekniği dersleri aldı. Dönüşünde, 22 Şubat 1930 gecesi, Beyoğlu'ndaki Fransız Tiyatrosu'nda kemanî Nubar Tekyay, kemençeci Ruşen Kam, tanburî Mesut Cemil ve kanunî Artaki Candan'ın sazları eşliğinde yepyeni bir anlayışla ilk sahne konserini verdi. Bunu öteki konserleri izledi. Mikrofon kullanmadan, ayakta okuyarak verdiği bu konserlerde ortaya koyduğu icra üslubu ve tekniği solo icrada bir dönüm noktası oldu, yeni ufuklar açtı. O zamana kadar bu tür bir okuyuşla modern bir konser salonu düzeni içinde konser veren olmamıştı. Türk musikisi daha önce hep küçük mekanlarda, özel musiki meclislerinde oturan hanendelerce icra edilirdi.


 

 
Namık Kemal
21 Aralık 1840'ta Tekirdağ'da doğdu, 2 Aralık 1888'de Sakız Adası'nda öldü. Asıl adı Mehmed Kemal'dir, Namık adını ona şair Eşref Paşa vermiştir. Babası, II. Abdülhamid döneminde müneccimbaşılık yapmış olan Mustafa Asım Bey'dir. Annesini küçük yaşında yitirince çocukluğunu dedesi Abdüllâtif Paşa'nın yanında, Rumeli ve Anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçirdi. Bu yüzden özel öğrenim gördü. Arapça ve Farsça öğrendi. 18 yaşlarında İstanbul'a babasının yanına döndü. 1863'te Babıali Tercüme Odası'na kâtip olarak girdi. Dört yıl çalıştıgı bu görev sırasında dönemin önemli düşünür ve sanatçılarıyla tanışma olanağı buldu. 1865'te kurulan ve daha sonra yeni Osmanlılar Cemiyeti adıyla ortaya çıkan İttifak-ı Hamiyet adlı gizli derneğe katıldı. Bir yandan da Tasvir-i Efkâr gazetesinde hükümeti eleştiren yazılar yazıyordu. Gazete, Yeni Osmanlılar Cemiyeti'nin görüşleri doğrultusunda yaptıgı yayın sonucu 1867'de kapatıldı. Namık Kemal de İstanbul'dan uzaklaştırılmak için Erzurum'a vali muavini olarak atandı. Bu göreve gitmeyi çeşitli engeller çıkarıp erteledi ve Mustafa Fazıl Paşa'nın çağrısı üzerine Ziya Paşa'yla birlikte Paris'e kaçtı. Bir süre sonra Londra'ya geçerek M. Fazıl Paşa'nın parasal desteğiyle Ali Suavi'nin Yeni Osmanlılar adına çıkardıgı Muhbir gazetesinde yazmaya başladı. Daha sonra Ali Suavi'yle anlaşamaması üzerine Muhbir'den ayrıldı. 1868'de gene M. Fazıl Paşa'nın desteğiyle Hürriyet adı altında başka bir gazete çıkardı. Çeşitli anlaşmazlıklar sonucu, Avrupa'da desteksiz kalınca, 1870'te zaptiye nazırı Hüsnü Paşa'nın çağrısı üzerine İstanbul'a döndü. Nuri, Reşat ve Ebüzziya Tevfik beylerle birlikte 1872'de İbret gazetesini kiraladı. Aynı yıl burada çıkan bir yazısı üzerine gazete hükümetçe dört ay süreyle kapatıldı. Namık Kemal İstanbul'dan uzaklaştırılmak amacıyla Gelibolu mutasarrıflıgına atandı. Orada yazmaya başladıgı Vatan Yahut Silistire oyunu, 1873'te Gedikpaşa Tiyatrosu'nda sahnelendiğinde halkı coşturup olaylara neden oldu. Bu haberi İbret gazetesinin yazması üzerine o sırada İstanbul'a dönmüş olan Namık Kemal birçok arkadaşıyla birlikte tutuklandı. Bu kez kalebentlikle Magosa'ya sürgüne gönderildi. 1876'da I. Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'a döndü. Şura-yı Devlet (Danıştay) üyesi oldu. Kanun-î Esasi'yi (Anayasa) hazırlayan kurulda görev aldı. 1877 Osmanlı - Rus Savaşı çıkınca II. Abdülhamid'in Meclis-i Mebusan'ı kapatması üzerine tutuklandı. Beş ay kadar tutuklu kaldıktan sonra Midilli Adası'na sürüldü. 1879'da Midilli mutasarrıfı oldu. Aynı görevle 1884'te Rodos, 1887'de Sakız Adası'na gönderildi. Ertesi yıl burada öldü ve Gelibolu'da Bolayır'da gömüldü.

Namık Kemal ilk şiirlerini çocuk denecek yaşlarda yazmaya başlamıştır. İstanbul'a geldikten sonra eski ve yeni kuşaktan şairlerin bir araya gelerek kurdukları Encümen-i Şuârâ'ya ve bazı divan şairlerine nazireler yazmıştır. Şinasi'yle tanışıncaya değin, şiirlerinde tasavvuf etkileri görülür. Bu dönemde özellikle Yenişehirli Avni, Leskofçalı Galib gibi şairlerden etkilenmiştir. Şinasi'yle tanışmasından sonra şiirlerindeki içerik de değişmiştir. Günlük konuşma dilinden alıntıların yanı sıra, o zamana değin geleneksel Türk şiirinde görülmemiş olan "hürriyet kavgası", "esaret zinciri", "vatan", "kalb-i millet" gibi yepyeni kavramlarla birlikte, doğrudan doğruya düşüncenin aktarılmasını amaçlayan bir tür "manzum nesir" oluşturmuştur. Bosna - Hersek Savaşları, 93 Savaşı gibi olayların yarattıgı sonuçlar, onun yazdıgı vatan şiirlerini etkilemiştir. Bu şiirlerin en tanınmışları arasında "Vâveyla", "Vatan Mersiyesi", "Vatan Şarkısı" ve "Hürriyet Kasidesi" yer alır. Namık Kemal şiirleriyle şiir tekniğine büyük bir katkıda bulunmuş sayılmazsa da o günler için alışılmamış diri bir sesle konuşmuş olması ve yapıtlarına kattıgı yeni kavramlarla Türk şiirini divan şiirinin edilgen edasından kurtarmıştır. Bütün bu nitelikler onun Vatan Şairi olarak anılmasına yol açmıştır. Tiyatro türüne özellikle önem veren Namık Kemal, altı oyun yazmıştır. Bir yurtseverlik ve kahramanlık oyunu olan Vatan Yahut Silistre yalnız ülke içinde değil, Avrupa'da da ilgi uyandırmış ve beş dile çevrilmiştir. Magosa'dayken yazdıgı Gülnihal'de baskıya ve zulme karşı duyduğu tepkiyi dramatik bir biçimde dile getirmiştir. Oyunun sahnelenmesinde pek çok bölüm sansüre uğramıştır. Namık Kemal yine Magosa'da yazdıgı Akif Bey'de, yurtsever bir deniz subayının göreve koştuğu sırada karısının kendisine bağlılık göstermeyişini anlatırken, ahlaksal bir yorum da getirir. Zavallı Çocuk'ta görücü yoluyla evlenmeye karşı çıkar.


 

 
Sabiha Gökcen
Atatürk’ün manevi kızı ve Türkiye’nin ilk kadın havacısı Sabiha Gökçen, 1913 yılında Bursa’da doğdu. Atatürk’ün 1925 yılında manevi evlat edindiği Gökçen, Çankaya İlkokulu ve İstanbul Üsküdar Kız Koleji’nde öğrenim gördü. 1935 yılında Türk Hava Kurumu’nun Türk Kuşu Sivil Havacılık Okulu’na giren Gökçen, Ankara’da A.B. Yüksek Planörcülük brövelerini aldı. Gökçen, 7 erkek öğrenciyle birlikte Rusya’ya gönderilerek yüksek planörcülük eğitimini tamamladı.


 

 
Nasreddin Hoca
Türk halk bilgesi ve fıkra kahramanı Eskişehir’in Sivrihisar ilçesinin Hortu köyünde 1208 yılında doğdu, 1284 yılında Akşehir'de öldü Babası Hortu köyü imamı Abdullah Efendi, annesi aynı köyden Sıdıka Hatun'dur. Önce Sivrihisar'da medrese öğrenimi gördü, babasının ölümü üzerine Hortu'ya dönerek köy imamı oldu. 1237'de Akşehir'e yerleşerek, Seyyid Mahmud
Hayrani ve Seyyid Hacı İbrahim'in derslerini dinledi, İslam diniyle ilgili çalışmalarını sürdürdü. Bir söylentiye göre medresede ders okuttu, kadılık görevinde bulundu. Bu görevlerinden dolayı kendisine Nasuriddin Hâce adı verilmiş, sonradan bu ad Nasreddin Hoca biçimini almıştır. Onun hayatıyla ilgili bilgiler, halkın kendisine olan aşırı sevgisi yüzünden, söylentilerle karışmış, yer yer olağanüstü nitelikler kazanmıştır. Bu söylentiler arasında, onun Selçuklu sultanlarıyla tanıştıgı, Mevlânâ Celâleddin ile yakınlık kurduğu, kendisinden en az yetmiş yıl sonra yaşayan Timur'la konuştuğu, birkaç yerde birden göründügü bile vardır.


 

 
ABD-OSMANLI SÖZLEŞMESİ
ABD - Osmanlı Sözleşmesi!!!!

--------------------------------------------------------------------------------
5 Eylül 1795'te ABD ile Osmanlı İmparatorluğu arasında imzalanan antlaşma.


Tarihçe

1783 yılında, Avrupa standartlarına göre mütevazı da olsa, yeni bir denizci devlet olan ABD, denizlerde tek başına bayrak gezdirmeye başladı. 25 Temmuz 1785'te, Atlantik'te Cadiz açıklarında, bu yeni bayrağı taşıyan ilk gemi Cezayir açıklarında Osmanlı gemileri tarafından ele geçirildi. Bu gemi, Boston limanına bağlı, Kaptan Isaak Stevens'in idaresindeki Maria idi. Arkasından, Philadelphia limanına bağlı, Kaptan O'Brien'in Dauphin'i de ayni akibete uğradı. 1793 Ekim ve Kasım aylarında 11 ABD gemisi daha Osmanlıların eline geçti. Amerikan Kongresi, 27 Mart 1794 yılında, Osmanlı denizcilerine karşı koyacak güçte savaş gemileri inşa edilmesi veya satın alınması için, Başkan George Washington'a 700.000 altına yakın harcama yetkisi verdi. Osmanlıların oluşturduğu deniz tehdidi sayesinde, ABD donanmasının temelleri atılıyordu.


 

<< Geri  [1] 2  3  4  5  6  İleri >>

 
 

ip adresiniz  

      

Sitemizde 37 kategoride 1124 yazı 77431 defa okunmuştur.   Seda AKARSU 2007

Yazılan yazılardan yazan kişi sorumludur. issizliksigortasi.org yönetimi hiç bir konu ve mesajlardan sorumlu değildir.